2563
Selametle...2563




• 24/12/2009 - Söze müptelayım dilim biçare,öğrendim sükûtu ama ne çare...

Kafiyeler çilesiz kalemlerde kir, vicdanın sedasıysa şiirdir şiir...
Kaç asırdır yaşadık sırt sırtta ve diz dize, başka söze ne gerek
biz yeteriz biz bize.Yaşarken kıymetsiz her büyük kalem, ecelim yaklaştı Allahüâlem.Göz yaşlarım rengârenk seyreylerken semayı,büyülü orkestrayı ney sesi bağlamayı, ruhum sustu ben sustum unuttum ağlamayı.
Samimiyet aşk kokulu güldür gül, idrâk yoksa ister ağla ister gül.
Köprüler yıkıldı döndüm geriye her yanım virane her yanım talan,nefsime saplandı kibir ve riya,ağırdı piyesim yoktu bir bilen.
Durmadan üfür diyen körük müyüm ben neyim,aşk varsa nefesimde yerlerde sürüneyim.Takılmış zannına cahil sineler, gerçeğe ihanet şu zannetmeler.
Halktan kaçıp eşkıyaya bırakamam bu yurdu, halk içinde Hak'la olmak marifettir buyurdu… Her nereye kaçsam göründü sırat,düşündüm Kebir’i yetişti berat.Kuraklık /Mevsim çapkın bulutlar da hovarda,ben mi içtim
barajlarda su varda.Sabır yangınında vuslat var ama bilmem bunu nasıl sunabilirim, flört vadisinde suna arama bakışı saklıysa suna bilirim.
Şiir değil benim gayem bu dert beni tez boğacak,bitti ömrüm ve sermayem ifrit doldu kucak kucak."El değmedik dertlerim çek elini elleme,gözyaşım tek sermayem sakın riya belleme."Ö.E.Micingirt
"Yalan tarih dilleniyor bu günleri yaz ilerde,bak geçmişim tülleniyor çok yaklaştı az ilerde."Ö.E.Micingirt
Görmeden göreni görmektir biat, edebi görmezsen şuh edebiyat.
Kalbim temiz tertemiz ben diyorsun madem sen, duyarsızlık nedendir ne antika adamsın.Ne ham oldum ne yoğruldum ne piştim,zulmet ve nur
perde çektim tepiştim.Bakışları efsunlum neden gözlerin yosun, unuttun mu sen beni yoksa sevmiyor musun.Aşk, kalpten kalbe iz bırakan tarifi zor sesleniş .Çoban bile olamadım koyun güden kavallı, ben neyim ki nefse tutsak gayesi zevk zavallı.İdealsiz hayel buzlu karakış, tomurcuk yok ne iniş var ne çıkış! Titredi hesaptan sermayesi ip, olur mu böylesi herkese nasip.
Aşk tanımaz hesap kitap mantığı, sırtlamıştır çile dolu sandığı.
Kalbe inen gözyaşlarım katığım, tartışmasız en dertli yaratığım.
Hakaretti milletine tek derdi,ve salasız gömülerek geberdi.
Güzelliğin kuru balçık, bir gün gelir kovar gel çık.
Rızka kanaat et kısmetindedir,kısmetin şükrünün nisbettindedir.
Vuslattır hasrettir terhistir ölüm, ibret bahçesinde nergistir ölüm.
Her şeye rağmen yetişti cuma,döküldü günahlar düştü avcuma.
Yiğitlik kulvarında mertlik varken hile ne? Öteler ötesinde ne mutlu son gülene.Ne kütüğüm ne örümcek ne hırka, yaktı beni çöl kokmayan kasırga.
Kapalı kalp gözüm akılda yarım, her nereye baksam şaşı bakarım.
Aşk tefekkür beyindedir tesiri, beden onun emir kulu esiri.
Ameller niyetedir henüz geç değil baylar,geçen zamana
rağmen işte geldi üçaylar.Ben neyim ki ben beşer, günah bende ben de şer.
Zannın geçtinse eğer ne at gerek ne eğer.Hiç olmak hepe değer hiç olmuşsan velisin, idrak etmişsen eğer sen artık ötelisin.
"Yiyin için tepişin yaşam bu ise eğer,yiyin için tepişin o zaman buna değer."Ö.E.Mİcingirt Hayret yok ise eğer sen deliden delisin, erenlik seyir meğer ve seyre perdelisin.Bir neslin vebali durur masamda, gözyaşım ağladı ağlamasam da. Bakmayın siretime ne ağayım ne paşa, her şey
O’na aittir O’ndan başka yok hâşâ.Edep dini töredir idrak vicdana göredir.
Aynı plan aynı oyun aynı ses,vicdan sağır basiret kör lal herkes.
İdrakten nasipsiz, O’ndan bihaber, yaşadım kendimce sondan bihaber.
Gayeyi zevk edip ağlamasam da,bir sabah tövbeyi buldum masamda.
Seyrettim arkasından perdenin aval aval,bir tarafta yas vardı bir tarafta karnaval. Başkasını kendine tercihe çalışınız, kendine yaşamakla başlar alçalışınız.Ne darwinci ne faşist ne Yahudi ne Budist, aklın yolu hakikat 'O' diyor kutsi hadis.Zirvede oturmaya var ise takatiniz,ne asalet sorulur ne de liyâkatınız.Kucaklarken rahatı vuslata perde düştü,hicran derin başladı her yanım derde düştü.Sanmayın ki tevazu, tevazu ağır yüktür, herkes benden mükemmel herkes benden büyüktür.
Kâinat denizinde emanet bir incisin, teslim oldunsa O’na vallahi birincisin.
Sevdalar çözülüyor çıplaklığı giyerek,aşka kemend vurulmuş flörte aşk diyerek.Gönül gözün aç ise kâinat sana dardır, ihtiyacın yekûnu yaşadığın kadardır.Bir ömür boyunca gaflete daldım, tövbeye büründüm kendime geldim.Kafiyeler çilesiz kalemlerde kir vicdanın sedasıysa şiirdir şiir.
Sabah kalktığınızda, dününüzü ve yarınınızı hiç düşündünüz mü?
Günahtan kaçacak yer bulamadım.İfadeler karekteri ele verir.
Gözünde yaş olmayanın düşünde baharı olamaz.
Siz hiç ölmeden öldünüz mü ? Çile bezi giyindim gözyaşıma dayandım
Sükût bilmez oynaşır adamlıktan bihaber.
Büründüm kul zırhına şaha kalktı emniyet,emniyetin tek yolu tevekkül samimiyet. Söze müptelayım dilim biçare,öğrendim sükûtu ama ne çare.
Kuran-ı Kerim ve sünnetten aldığı ilim edep ihlâsın idrakine varıp ötelere yelken açmanın diğer adı takvadır.
Kulluktaki mesafen, ötelere vesile olabildiğin kadardır...İktibas 


         Gelin Canlar Bir Olalım.......


Image Hosted by ImageShack.us

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 21/12/2009 - Öz Yanmazsa...

Musa (as) bir gün giderken bir çobana rastladı. Çoban:
"Ey kerem sahibi Allah'ım neredesin ki sana kul kurban olayım, çarığını dikeyim saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım... Yüce Rabbim sana süt ikram edeyim.Bütün keçilerim sana kurban olsun."
deyip duruyordu.
Hz. Musa (as):
"Kiminle konuşuyorsun?" dedi. Çoban:
Yeri göğü yaratan Allah'ımla konuşuyorum" dedi.
Musa çobanı azarladı, yaptıklarının yanlış olduğunu, Allah'a bu türlü hitap etmenin doğru olmadığını söyledi.
Çoban yaptıklarından pişman olarak başını alıp çöle doğru koşmaya başladı.
Biraz sonra Hz. Musa'ya:
"Kulumuzu bizden ayırdın. Biz söze dile bakmayız, gönüle, hâle bakarız." diye vahiy geldi.
Musa çölün yolunu tutarak çobanı buldu ve müjdeyi verdi.
(Mesnevi'den)
Can özümden Besmeleyi çekende
Dil yanmazsa ben yanarım sultanım.
Hak uğruna bir sefere çıkanda
Yol yanmazsa ben yanarım sultanım.
***** 
Arzuhâlim ulaşırsa divana
Korkarım ki taban değer tavana
Çiçeğimden zerre girse kovana
Bal yanmazsa ben yanarım sultanım.
*****
Göz utanır gönül dostu görünce
Can tutuşur candan selâm verince
Bülbül olup bir bahçeye girince
Gül yanmazsa ben yanarım sultanım.
******
Aşıklık içimde doğduğu zaman
Taş yanar gözyaşım yağdığı zaman
Mızrabım sazıma değdiği zaman
Tel yanmazsa ben yanarım sultanım. 
****** 
Üzülmedim erkenine geçine
Akıl yordum herşeyine, hiçine
Söküp yüreğimi atsam içine
Göl yanmazsa ben yanarım sultanım.
******* 
Alev alev ruhta, canda bu ateş
Bakmakla görülmez bende bu ateş
Bırakılsa hangi günde bu ateş
Yıl yanmazsa ben yanarım sultanım.
*******
Dosta mektup yazma vakti gelirse
Yazar, postalarım kısmet olursa
Mektubumun mahiyetin bilirse
Pul yanmazsa ben yanarım sultanım.
 
Abdurrahim KARAKOÇ
 
Herşeyin Sahibi Rabbime hamd ile...2563
 
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 19/12/2009 - Farklılıklarımızın Farkında mıyız?

 
Müslümanlar olarak bir süredir farklılıklarla başımız ne yazık ki pek hoş değil. Bize benzemeyenlere dindaşımız, kardeşimiz de olsa yan bakar olduk. Sırf bizim gibi görünmüyor diye, bizim gibi düşünmüyor diye... Meşrebimiz, mensubiyetimiz, kavmimiz, dilimiz, kültürümüz farklı diye...
Hem İslâm’ın en temel prensiplerine aykırı, reddedilmiş bir tavır bu. Hem de 72 milleti bir arada barış ve adaletle yaşatmış bir büyük tarihin çocuklarına hiç yakışmıyor.
Yıllardır uğraştığımız terör belasını sona erdirmek, toplumsal barışı sağlamak için yapılması planlanan “açılımlar” şu sıralar ülke gündeminin en ateşli tartışma konusu. “Farklılıklarımıza tahammül edelim” yahut “farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürelim” çağrıları revaçta. Bir toplumu oluşturan fert veya grupların farklı soylardan gelebileceği, farklı dilleri konuşabileceği, farklı inançlara, kültürlere, görüşlere sahip olabileceği ve bütün bunlara saygı gösterilmesi gerektiği sıkça vurgulanıyor. Yaşadığımız sıkıntıların, çatışma ve huzursuzlukların bu farklılıklara tahammülsüzlükten kaynaklandığı kabul edilmiş olunuyor böylece.
Şunu baştan söyleyelim: Müslüman toplumların yaşayacağı bir problem değil bu. Allah’ın nice hikmetleri icabı ortaya çıkan ırk, kavim, dil, kültür.. farklılıklarının normal şartlarda müslümanlar için problem teşkil etmemesi lazım. Nitekim dışarıdaki bütün gürültü patırtıya rağmen dinî cemaatlerin hiçbirinde böyle bir sıkıntı yaşanmıyor. Bu hal, sorumluluk sahiplerine en doğru ve kesin çözümü gösteriyor ama dinin ölçülerine riayetle böyle problemlerden uzak olan müminlerin de meseleye duyarsız kalmasını gerektirmiyor. Çünkü barışın, huzurun, kardeşliğin, birlik ve beraberliğin tesisi hepimizin görevi.  
Cevabı sizde sorular
“Farklılıkları idrak”, her zaman ve zeminde karşımıza çıkan çetrefil bir konu aslında. Modern söylemlerin çeşitlilik, farklılık, özgürlük, demokrasi vurgusu zihinlerimizi epeydir tahrip etti. Hangi farklılıklar karşısında hangi tavırları takınacağımızı karıştırır olduk. Neyi ayırıp edip neyi birleştireceğiz? Tefrika nedir, ihtilaf nedir, toplumsal birlik ve beraberliği nasıl sağlayacağız? Bu sorulara yeterince net cevaplar veremiyoruz. Bizim de maksadımız gündemdeki aktüel bir tartışma üzerinde görüş beyan etmekten ziyade, daha genel bir problemle ilgili ölçülerimizi hatırlatmak zaten. Fakat bugünlerde konuştuğumuz “etnik farklılıklara bakış” meselesi, sonuçta bu genel problemin tipik bir örneği. Bu örnek üzerinden bazı sorularla esas konuya girelim istiyoruz.
Bugün yaşadığımız problemin kaynağı hakikaten etnik farklılıklarımız mıdır, yoksa bu tür farklılıkları çatışma sebebi haline getiren daha derin bir idrak veya inanç sorunumuz mu var?
Eğer “biz” ve “öteki”nin sınır çizgilerini derinleştirecekse, farklılıkları belirginleştirerek öne çıkarmak çözüm müdür, problemi ağırlaştırmak mıdır?
Sünnetullah kapsamındaki farklılıklara “saygı” ile “tahammül” aynı şey midir?
Tahammülün içinde saklı katlanma, şikayet ve zoraki rızanın, sünnetullah karşısında küstahlık anlamına gelmesi bir yana, varsayılan ayrılıkları daha da körüklemeyeceği düşünülebilir mi?
Farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürme fikri, pragmatist (faydacı) bir yaklaşımı ve bu uğurda kutsallarımızı kullanılıp atılacak bir malzemeye indirgeme tehlikesini taşıyor olabilir mi?
İnsanlar hangi sebep ya da müeyyide ile birbirlerinin farklılıklarına saygı gösterecektir?
Ve nihayet “fark” dediğimiz şey nedir? Bugün problem haline getirdiğimiz, “farklılık” saydığımız benzemezlikleri, müminin fark etmesi, farklılık olarak görmesi ne kadar doğrudur?  
Farklılıklarımız hakikaten fark mıdır?  
Her fark aynı değildir
Fark etmek, farkında olmak, farkına varmak fiilleri, “birbirine benzemeyen şeyleri ayırmak” anlamı yanında, “bir şeyin künhüne vâkıf olmak, hakikati idrak ve temel kanunu görmek” anlamına da gelir. Baş gözüyle nicelik, suret veya görüntü olarak birbirine benzemeyen şeyleri ayırmak da fark etmektir; basiretle, yani kalp gözüyle nitelik yahut özü bakımından birbirine benzemeyen şeyleri ayırmak da... Üstelik çoğu zaman zahirdeki farklara takılmak, hakikati fark edememenin işareti olur. Demek ki farktan farka fark var. Önce bunu fark etmeliyiz.
Şair, “Surette nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte ne ben var, ne de sen var” diyor.
“Sen” ve “ben” ayrımı bir fark ediştir. Fakat tasavvufî bakışla aslında “sen” ve “ben”in birer görüntü olduğu, gerçek bir varlığının bulunmadığı, dolayısıyla böyle bir ayırımın yapılamayacağı da bir fark ediştir. Bunlardan ikisinin de doğruluğu ileri sürülebilir ama bu doğrulardan hangisine itibar etmeli?
Biliyoruz ki görüntü aldatıcıdır. Hakikati aynı, ancak sureti farklı şeylerin ayrı ayrı varlıklar olduğuna hükmetmek sağlıklı bir fark ediş değildir. Surete takılıp asıl olana intikal edememeye “gaflet” derler. Gaflet ise tam bir “fark edememe” halidir.
Bütün bunları hesaba katarak kendimize bir daha soralım: Hakikaten farklılıklarımızın farkında mıyız?
Dünya imtihanını “çoklukta birliği bulmak” şeklinde de özetleyebileceğimiz müslümanın, fark zannedilen şeylerin hakikatte farklılık olup olmadığının farkına varması gerekiyor öncelikle. Ya da şöyle söyleyelim: Müslüman, büyüklerin “fârukiyyet” dediği vasıfla vasıflanmakla mükellef. Çünkü vahiy bunun için inmiş. Kur’an-ı Kerim bunun için bir “furkan”, yani farklılıkları ayırt ederken esas almamız gereken tek ölçü.
Farklılıkların ne kadar farkındayız, “Furkan”a bakalım öyleyse.
Birlik ve ayrılık
Furkan bizi iman etmeye çağırır. İmanın ilk şartı ise kelime-i tevhit dediğimiz “lâ ilâhe illallah” ile en veciz tarifini bulan “tevhit”tir. “Birleme” anlamına gelen tevhit, kulun gayretini gerektiren bir farkında olma yahut şuur hali, bir idrak tarzıdır. Allah Tealâ’nın alemlerin Rabbi, yerlerin ve göklerin yaratıcısı, Kayyûm’u, çekip çevireni olduğu, O’ndan başka ilâh bulunmadığı idrakidir bu.
Fakat bu idrak Allah Tealâ’nın zatını değil, isim ve sıfatlarını kavrayabilir ancak. Allah’ın isim ve sıfatları ise mevcudatta kesret, yani çokluk ve çeşitlilik halinde tecelli etmiştir. Kesret, tevhidi engellediği kadar, tevhide imkan veren bir fırsattır aynı zamanda. Bu sebepledir ki tevhit, doğrudan doğruya kainattaki kesret veya vahdetle değil, kulun idrakinde gerçekleşen, gayrete bağlı bir sorumluluktur.
Yaratıcı iradenin takdiri olan farklılıkları yok saymak, iptale yeltenmek tevhit değildir. Kainatın yaratılışında ve varlığını sürdürmesinde tabi olduğu bu ilahî kanunlar haktır. Tevhit, bu kanunların eseri olan çeşitliliğin, hatta zıtlıkların uyumunu, birbirini tamamlamasındaki inceliği, kainat korosuna katkısını görüp bu muhteşem sistemi kuran kudreti kavramaktır.
Öte yandan kainattaki çokluk ve çeşitliliğin tevhidi zorlaştırdığı gerçeği, imtihanın kuralıdır. Mademki her imtihanda olduğu gibi dünya imtihanındaki tutumumuzun da sahihliği imtihanın kurallarına uymakla mümkündür, sünnetullaha bağlı farklılıklara itiraz etmemek, saygı göstermek, bunların hikmetine râm olmak gerekir.
Tecelli edenin varlığına ve birliğine ulaşmak, bunların bir bütünün parçaları ve tek bir iradenin eseri olduğunu görmek kaydıyla tecellideki çeşitliliği fark etmek, tevhide mani bir tefrik değildir. Tevhidin, yani “birleme”nin zıddı olan tefrik (ayırma), aslında “bir” olanı bölüp çoğaltmaktır ki böyle bir tefrik itikadî planda “şirk”, toplumsal planda “tefrika” demektir.
Tefrika, birbirini tamamlayan unsurların sureta farklı farklı olduklarını görmek değil, bunları birbirine tercih etmek, birini veya birkaçını ilahî düzeni bozacak şekilde ait olduğu bütünlüğün içinden çıkarıp başka bir yere koymaktır.
“Teârüf”teki incelikler
İnsanlar arasındaki tabii farklılıklar etnik kökenin belirlediği özelliklerden ibaret değildir. Mizaç, meşrep, yetenek, akıl, zekâ, maharet, anlayış.. bakımından da insanlar farklı farklıdır. Hucûrat suresinin bu ayetinde yalnızca kavim ve kabile mensubiyetinin zikredilmesini, cahiliyye döneminde neseple övünmenin yaygınlığına bağlayan müfessirler, takva dışındaki farklılıkların ayet kapsamına girdiğini söylerler.
Doğuştan getirdiğimiz bütün farklılıklar sünnetullahın eseridir ve Cenab-ı Hak bundaki hikmetin “teârüf” yani “tanışıp bilişmek” olduğunu beyan buyurmuştur. Tearüfteki “tanışma”nın kapsamında “belirlilik, yardımlaşma, muhatabın varlığını kabul etme, muhabbet” gibi anlamlar da vardır ve bunların toplamı insanî ilişkilerin nasıl olması gerektiğini anlatır.
İnsanları yahut insan topluluklarını, kendilerine özgü bir “belirlilikleri” yoksa tanıyamayız. Tanımak için sorduğumuz “kimsin, kimlerdensin” gibi sorular bir mensubiyet ifadesiyle cevaplanabilir ancak. Yardımlaşma ve dayanışma, karşımızdakini tanıdıktan, onun yapabileceklerini öğrendikten sonra gelir. “Temas sempati doğurur” kuralınca insanları tanıdıktan sonra sevebilir, varlığını kabul eder, farklılıklarına saygı gösterebiliriz.
Fakat galiba tearüfteki en önemli incelik, “şekilden öze, görüntüden asl’a giderek idrak” tarzındaki bir bilme, sezme veya tanımayı ifade etmesidir. Bu, insanı beşeriyeti ile değil, âdemiyeti ile tanımaktır. Efendimiz s.a.v., “bu dünyada ülfet edip muhabbetle anlaşan insanların ruhlarının alem-i ervah’ta tanışmış olduklarını” haber verdikleri bir hadislerinde, ruhların tanışıklığını “tearüf” kelimesiyle ifade buyurur.
Tearüf, insanı tevhit idrakiyle tanımaktır. Maddeye, şekle, görüntüye takılınca tearüf olmaz. Dolayısıyla dostluk, muhabbet ve saygı da olmaz. İblis’i hatırlayalım: Hz. Adem a.s.’ın bedenine üflenen ilahî nefha yerine beşeriyetindeki toprağı gördüğü için “Ben ateşten yaratıldım, o ise balçıktan” böbürlenmesiyle lanete uğramıştı.
Farkı fark etmek
Allah Tealâ Mürselât suresinin 4. ayetinde “farkı fark ettirenler” üzerine yemin eder. “Fe’l-fârikâtü farkan” ayet-i celilesiyle meleklerin mi yoksa peygamberlerin mi kastedildiği ihtilaflıdır. Bu ihtilaf ayetlerin nüzûlü veya tebliği aşamalarıyla ilgili olduğu için sonuçta Kur’an ayetlerinin kastedildiği noktasında bir ittifakı yansıtır.
Daha önce belirttiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim’in bir adının da “Furkan” olması bundandır. Fakat bu seferki “fark ettirme”, yaratılıştaki çeşitliliğin tabi olduğu birliği görmeye, dolayısıyla tevhide davet değildir. Mahiyet olarak bir olmayan yahut “bir”e ait olanla ait olmayan zıtlıkları ayırt etmeyi, bunları bir tutmamayı, çok net biçimde ayırım yapmayı ifade eder. Nitekim Mürselât suresinin bu ayeti meallerde genellikle “(Hak ile bâtılı kesin olarak) seçip ayıranlara” şeklinde verilmektedir.
Müminin “fârukiyyet” mükellefiyetine işarettir bu. Hak ile bâtılı, helal ile haramı, hidayet ile sapıklığı, doğru ile yanlışı dinin ölçülerine göre kesin çizgilerle ayırma; Hak’tan gelene tabi olup şeytandan yahut nefsten gelene uzak durma vasfıdır. Bu ayırma ve Hakk’a tabi olma işlemine “adalet” denir. Hz. Ömer r.a. bu husustaki örnek duyarlılığı sebebiyledir ki “Fâruk” unvanını almıştır.
Böyle bir ayırımı sağlıklı bir şekilde yapalım diye indirilen ayetlere, Hz. Peygamber s.a.v.’in ikazlarına rağmen biz nasıl oldu da bugün “asabiyye: soy sop, ırk düşkünlüğü” gibi bir bâtıla saplanıp kaldık? Din dışındaki bütün mensubiyetlerde aşırı tarafgirliğin, fanatizmin, ötekinin varlığına tahammülsüzlüğün cahiliyye adeti olduğunu söyleyip durduğumuz halde neden inancımızla amelimizi tevhit edemez, birleştiremez hale geldik?
Kur’an bu savrulmanın sebebini “bağy” olarak açıklıyor ve geçmiş ümmetlerin bağy yüzünden nasıl ayrılığa düşüp parçalandıklarını, helake sürüklendiklerini ibret alalım diye haber veriyor. Bugün yaşadığımız problemlerin giderilmesi için teklif edilen modern çözümlerin, yine modernizmin tabiatı gereği kullanılıp atılacak geçici tedbirler olduğunu, hastalığı sağaltamayacağını fark etmenin yolu da bu haberleri hatırlamaktan geçiyor.
"Bağy" modernleşince
Süreç şöyle anlatılıyor Kur’an’da: İnsanlar başlangıçta tek bir ümmettir. Zamanla nüfus çoğalmış, imkanlar artmış; güç ve yeteneğin hakimiyet kurmadaki rolü fark edilmiştir. Dünyaya bağlanan, nefsinin arzularına kapılan insanlar, daha rahat yaşama adına başkalarının hakkına el uzatmanın, onları istismarın ve sömürmenin yolların arayıp icat etmişlerdir. İnsanlar arasında sınıflaşmalar ve kamplaşmalar oluşmuş, çatışmalar başlamış, zulümler isyanları doğurmuş, her topluluk kendi mevzilerini korumanın veya genişletmenin savaşına tutuşmuştur.
Bu fesada sebep olan bağy, “bir şeyi istemekte sınırı aşacak, adaletten sapacak, başkalarının hakkına kastedecek, ilahî ölçüleri yok sayacak tarzda ileri gitmek” demektir. İnsanın kendisini sadece beşer olarak görmesinin, nefsinin hevasına uymasının kaçınılmaz sonucudur.
Bu hastalığa mani olmak, toplumun sulh ve salahını sağlamak için gönderilen peygamberlerine itaat etmedikleri için gayr-i müslim toplulukların, özellikle de Batılı kavimlerin tarihinde çok kanlı kavgalara yol açmıştır bağy. Fakat onlar ilahî yasalara ve vahye teslim olmak yerine yine sadece dünyevî çıkarlarını gözeterek maruz kalacakları tehdidi kendileri açısından en aza indirmek suretiyle bâğîliği sistemleştirmişler, adına da modernizm demişlerdir.
Modern anlayış, insanı beşeriyetine indirgediği, nefsin arzularını tatmine yöneldiği, tek dünyalı olduğu için bağîliği esas alır. Bu sebeple kapitalizm bağy’in modernleşmiş halidir mesela. Ulus-devlet modeli bâğîlerin birbirlerine karşı örgütlenme ihtiyacından doğmuş ve artık Batı’da da modası geçmiş bir 19. yüzyıl çözümüdür.
19. yüzyıla kadar Batı’dakine benzer vahim çatışma ve tefrikaları yaşamayan müslümanların, Batı’ya yöneldikten sonra bir “kertenkele deliğinde” sıkışıp kalması, Nebevî ikazı kulak ardı etmesindendir. Halbuki Efendimiz s.a.v. tehlikeye işaret için asırlar öncesinden şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki ümmetlerin yolunu adım adım izleyeceksiniz. Onlar keler deliğine girmiş olsa siz de gireceksiniz.”
Modernizm denilen keler deliğinden çıkıp sırat-ı müstakime yönelmeden bu sıkıntılar bitmez. Kulağa hoş gelen açılımlardan evvel Furkân’ı açıp okumayınca farklılıklarımızı hakkıyla fark etmek de düştüğümüz berzahtan kurtulmak da muhal görünüyor.
Hucurat’taki ayetin nüzul sebebi
Üstünlüğün bir kavim veya kabileye mensubiyette değil, takvada olduğu uyarısını içeren Hucurat suresi 13. ayetinin nüzul sebebi hakkında bazı olaylar aktarılır. Müslümanlar olarak kaçınmamız gereken davranışları örnekleyen bu olayları hatırlayalım:
Rasulullah s.a.v., Beyâdaoğulları kabilesinin azatlı kölelerinden Ebu Hind’i, bu kabileden bir kadınla evlendirmek istemişti. Beyâdalılar, “Biz kızlarımızı kölelerimizle mi evlendireceğiz!” diye şaşırıp rıza göstermeyince bu ayet nazil oldu diyenler vardır.
Mekke fethedilince Hz. Peygamber s.a.v.’in talimatıyla Bilal r.a. Kâbe’nin duvarına çıkıp ezan okuduğunda, orada bulunan bazı münafıklar Bilal’in siyahîliğine atıfla hakaretâmiz ifadeler kullandılar. Onların söyledikleri Efendimiz s.a.v.’e malum olunca bu ayetin indiği rivayet edilir.
Rasulullah s.a.v., Medine’de, hasta olan son derece müttaki bir siyahî köleyle yakından ilgilenmiştir. Vefatı sırasında yanında bulunmuş, teçhiz ve tekfinini bizzat yapmıştır. Ensar ve Muhacirden bazı müslümanlar, “Şöyle şöyle hizmetlerimiz varken Rasulullah bizimle bu kadar alakadar olmadı” diye Efendimiz s.a.v.’e gönül koyarlar. Ayetin bunun üzerine geldiği de söylenir.
Kulakları ağır duyduğu için Rasulullah s.a.v.’in meclisinde O’nun yakınında oturmaya gayret eden Sabit b. Kays, bir gün meclise geç gelmiş, kalabalığı hoyratça yararak öne geçmeye çalışmıştır. Meclistekilerden birinin “İnsanlara eziyet ediyorsun, otur oturduğun yerde!” sözleriyle çıkışması üzerine alınır, “Bu da kim böyle?” diye söylenir. O kişi “Ben falancayım” deyince, Sabit, ”Falanca kadının oğlu mu?” sözleriyle, cahiliyye zamanında hakir görülen bir kadın olan annesini özellikle anarak adamı utandırır. Rasulullah s.a.v. biraz sonra:
– Demin birisini annesine nispet eden kimdi, diye sorar. Sabit:
– Bendim ey Allah’ın Rasulü, der. Efendimiz:
– Mecliste olanların yüzlerine bak, buyururlar, o da bakar. “Ne gördün ey Sâbit?” diye sorunca:
– Beyaz, kırmızı, siyah yüzler (tenler) gördüm, cevabını verir. Rasul-i Ekrem s.a.v. bunun üzerine:
– İşte sen onlardan ancak din ve takva bakımından üstün olabilirsin, buyurarak, bu ayeti okur.  
Kırıp dökmeden uyarmak
Müslüman Allah için sever, Allah için buğz eder; ancak esas olan sevgidir. Buğz veya muhalefet, kişinin fısk yahut masiyetinedir. Muhatabın iyiliğini, toplumun selametini, Allah’ın rızasını hedeflediğinden yine sevgi temellidir.
Kamplaşmaların körüklendiği, sen-ben davasının alevlendiği zamanlarda, “onlar şu şu yanlışları yapıyorlar” deyip öfkeyle muameleden, tepkisel tavırlarla aynı yanlışlara düşmekten, ithamları genelleştirmekten kaçınmalıdır.
Muhalefet, itiraz veya sakındırmalar, dinimizin ölçüleri çerçevesinde güzellikle yapılır, suçlamayı değil korumayı amaçlarsa fayda sağlar. Maksat üzüm yemek, bir fitneyi def etmekse, Fussilet suresinin 34. ayetindeki “Kötülüğü (aradaki çatışmayı) en güzel bir muamele ile sav.” tavsiyesine uymak zorundayız.
Efendimiz s.a.v.’in, “Mümin ünsiyet eder ve kendisiyle ünsiyet edilir. Hoş geçinmeyen ve kendisiyle hoş geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” hadisini unutmadan, yanlışlar üzerine mülayemetle gitmek gerekiyor.
Unutmayalım ki öfkeyle hareket edenin zararı böyle zamanlarda daha büyük olur; hem dünyasını hem ahiretini berbat eder.
Farklılaşmaya değil, farklılıklara saygı
Fıtrî farklılıklara saygı yaratılışa saygının gereğidir. Ancak bu, sadece bizim dışımızdaki kişi veya toplulukların bizimkine benzemeyen özelliklerine saygı göstermekten ibaret değildir. İnsan kendi fıtratına, hüviyetine, aidiyetine de saygı göstermelidir. Bu saygı, kendimizi bilmekle, başkalarına benzemeye çalışmamakla, taklitten kaçınmakla olur.
Dinimizde fıtrata müdahale, kadın veya erkeklerin birbirine benzemeye çalışması şiddetle yasaklanmıştır. Kılık kıyafetten oturup kalkmaya varıncaya kadar hemen her konuda gayrimüslimlere benzemememiz emredilmiştir.
Şimdilerde “kimlik” gibi ne idüğü belirsiz bir kelimeyle karşılanan “hüviyet” (O’luk, O’na aidiyetle kazanılan belirlilik) kavramı, insanın varlığını Allah’a nispet ederek belirler ve kulluk statüsünü ifade eder. Kulluk bilincinden ve Allah inancından uzaklaşan, yani hüviyetini kaybeden insan ve toplumlar mutlaka bir anlamsızlığın boşluğuna düşerler. Nesneleşmiş olmaktan, sıradanlıktan kurtulmak; var olduklarını göstermek için ilgi çekmenin, fark edilmenin yollarını ararlar.
En belirgin özelliği hüviyetsizliği olan çağdaş insanın, çılgınlık boyutundaki moda, değişim, farklılaşma tutkusunun gerisinde böyle bir rahatsızlık vardır. Sürekli değişme ve farklı olma tutkusunun; özgürlüğün, bağımsızlığın ya da “birey” olmanın şartı gibi sunulması, kapitalizmin pazarlama taktiklerinden başka bir şey değildir.
Müslüman böyle rüzgârlara kapılıp sürüklenmeyecek kadar hüviyet sahibidir. Yapay farklılıklara bir “rahatsızlık” olarak anlayışla yaklaşır ama saygı da duymaz.
İhtilaf Ne Zaman Rahmet Olur?
Bir konuda birbirinden farklı birden fazla görüş (rey) bulunması haline “ihtilaf” denir. İnsanların şartları, imkanları, yetenekleri farklı olduğu için bir mesele hakkındaki görüşlerinin de farklı olması tabiidir. Görüş farklılıkları meselenin tespitiyle de ilgili olabilir, çözüm teklifleriyle de...
Görüşlerin farklılığı, bunların her zaman ve mutlaka birbirine zıt olduğu anlamına gelmez. Böyle bir çeşitlilik, gelişmenin, en doğru olanı bulmanın, istişarenin şartıdır. Bu sebeple hadis-i şerifte “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.” buyurulmuştur.
Fakat her ihtilaf rahmete vesile olmaz. Men edildiğimiz, tefrikaya yol açan ihtilaflar da söz konusudur. Mesela akaitle, inançla ilgili hususlarda ihtilaf edilmez. İhtilaf edenler Ehl-i Sünnet’in dışında kalır, tefrikaya düşmüş olurlar.
Kur’an ve Sünnet’e dayandırmak kaydıyla içtihada açık konularda fıkıh alimlerinin ihtilaf etmesi meşrudur. Ameldeki mezhepler böyle ortaya çıkmıştır ve hepsi de haktır. Ancak bu ihtilaf alanındaki meşruiyetin, herkesin kendi kafasına göre görüş bildireceği anlamına gelmediği, uzmanlık istediği unutulmamalıdır.
Mezhepler gibi çeşitli cemaat yapılanmaları da sonuçta “muhtelif görüşler”in eseridir ve rahmete vesiledir. “Geceyle gündüzün ihtilafında” olduğu gibi, nasıl kainattaki farklılıklar yaradılıştaki ahengi bozmuyor, tevhide mani olmuyorsa, müslümanların meslek, mizaç ve meşrep farklılıkları sebebiyle Allah’a giden yolda takip ettikleri usul ve yöntemler de ümmetin vahdetini bozmaz.
Ehl-i sünnet dairesindeki cemaatlerin yürüyüşlerindeki çeşitliliği belirleyen “görüş farkları”na saygı duymak, “kesrette vahdeti, vahdette kesreti: çoklukta birliği, birlikte çokluğu” görebilmenin yani zü’l’ayneyn (iki göz sahibi) olmanın gereğidir. Böyle farklılıklara; iki göz ile baktığımız halde, gördüğümüz şeyleri iki değil bir görmemizdeki hikmetle yaklaşılmalıdır. İtidal dini olan İslâm’da çokluk birliğe, birlik de çokluğa feda edilmez; aksi bir tutum “imtihan” yükümlülüğümüzle bağdaşmaz çünkü.
Bizi daha çok ilgilendiren ihtilaflar, günlük hayatta görüş belirterek inisiyatif almak durumunda olduğumuz iştigal alanlarında karşımıza çıkar. Bunların tefrika ve çatışma sebebi olmaması, rahmete yol açması şu şartlara bağlıdır:
• Ortaya konan farklı görüşler dinin prensipleriyle çelişmemelidir.
• Farklı görüşlerin sahipleri, “En doğru benimki; diğerleri yanlış veya bâtıl” deyip ısrarcı olmamalıdır.
• Farklı görüşler mutlaka ortak bir hedefi gözetmeli, aynı amacın gerçekleşmesine yönelik olmalıdır.
• İstişare sonunda farklı görüşlerden biri üzerinde karar kılınması halinde, artık herkes o kararı kendi görüşü imiş gibi benimseyip desteklemelidir.
Ali YURTGEZEN / Semerkand Dergisi

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
2563
Sultanım...! Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey'at ettik Rabbinden bize ne getirdi isen amenna Duyduk, itaat ettik Ya Rasulallah Sen hâlâ kırk yaşındasın Ve hâlâ ümmetinin başındasın...(S.A.V)








mahmut58
hulos
dernekli
sonsuzlukkervani
vird
benyako
Blogcu Yardım
nuralemi
salihax
omermuhtar
mevlana1
pitircik1984
tillsim
emin06
digilak
sohbetsevenler
feyne
alir
fatih96
murat destebaşı
sevgipinari01
cankurban
guldiyarindan
igrayla
geceesintisi
fzehra
cemd
yadiyaran
Seyma .
dervis35
usta28
esmalal
nurettin1453tr
rahmetyagmuru
araf21
ummahindostlari
1001kopru
begum03
huzuralemim
gulayisler
kirmizi63
tesetturluyum
nurumsun32
fkarabasan
umutsahili82
melaminefesi
sudamlasi1
kezibanyenge
dilekcan72
acigul
susamcorekotu
cimcime26
uyanangenclik
szlrnur
sevincaltuntas
askimakber
sedatuncer
Adem Armağan
canahmedimsav
allahbesbakiheves
eminegolylmz
nurumuhammed
serpilobakizi
atayurtturkistan
mustafa mazlum
selim sel
mechulsair09
firdevs78
nurmeclisi
kuranvetoplum
havadankoyu




Image Hosted by ImageShack.us




2563





Sohbetsevenler
Fatih96
Emin06



RAHMET YAĞMURU
igrayla




Image Hosted by ImageShack.us



Image Hosted by ImageShack.us



Check Web Rank



Sultanlar Diyarı
İslami ve Temiz İçerikli Siteler Listesi
Toplist , Topsites , Siteler , islami siteler , Topislamic , islamic , islamic sites , islami topliste , Topsite , Topsites , islam , islami
Visitor Map

Sitenizesayac.com



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sonraki Sayfa Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:108
| Sonraki Sayfa