"Akıl akıl olsaydı adı gönül olurdu.."N.F.K
• 24/7/2009 - Dilim Kalbe İndirdim, Buyur Yâr..
 Dilim Kalbe İndirdim, Buyur Yâr..
"Bilmiş olun ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur" ayet-i kerimesini her okuyuş, 'Hani ya aşkını O'na vermiştin ; ispat et gönül, zamanı geldi' diye içimizi peşimize takıyor. Zira bu alemde daimi değildik, bir süre konar sonra göçerdik . O halde , gaflet daha fazla saadete galebe çalmadan , "İnsana şah damarından daha yakınız" buyuran Allahu Teala ' ya yakınlığımızın derecesini ölçmek için vücudun kıblegâhı sayılan kalbe bir davetimiz olmalı . Belki aniydi hesapsızdı seslenişimiz . 'Hey gönül nereden su alıp batıyorsun ?' diye soramamıştık bile.. Kimbilir belki de rahmetin tecellisi olarak dünya, nefis ve şeytanın sultası altındaki aksak yürüyüşümüze rağmen fıtrattan gelen bir ihtiyaçtı bu davet . Bilmiyor olsak da, huzur ve sükûnetin o mahalde kalıp kalmadığını 'Yar sana daim nazar eder, seni gafil görürse güzâr eyler' diyene kulak verilmeliydi. Zira sevilenden gelen sitem , sevene kederdi. Onun içindir ki, yakayı tümüyle kaptırmadan, dünya ve nefsin meşguliyetleriyle kararan, katılaşan kalbi huzur iklimine sürmeliydi. Aşık Paşa'nın ; 'Gönül masiva kaygısından temizlenmedikçe, tecelligâh olmaz " sözü, sefa ile cefanın bir yerde barınamayacağı gerçeğini yüzümüze vuruyorken, ifsattan selamete çevirmeliydi viraneliğimizi .
Eğer namaz, oruç, salâvat, ilim talebi ve Kur'an tilaveti ile gönül derdini artıran iştiyakları bitirip, pusu kuran, aldatan nefsin ve şeytanın sırtını yere verecek kıvama gelemiyorsak, bunların yanında halimizi deşecek daha fazlasına ihtiyacımız var demekti.. Nefsimizi özel bir terbiye ve tedaviye tabi tutacak , sadece biz ve O (c.c.) arasında, meleklerin dahi bilip kalem oynatamayacağı bir hale varmalıydık. Bu arayış ölüm döşeğinde elinden tesbihi bırakmayıp, 'Beni Allah Teala' ya yaklaştıran bu nesneyi terk edemem' buyuran Cüneyd-i Bağdadi ' nin (k.s.) halini getiriyor gözümüzün önüne... Yordam gösteren bu tabiata ram olup, varlığının ve bu alemin sırrına vakıf olan ehl-i hikmetin yoluna yoldaş olmalı, nefsin çirkin sıfatlarına şifa akıtacak gıdayı vermek için kalbe lafza-i Celal birbiri ardınca akmalıydı . "Allah 'ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar var ya Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır." müjdesine nail olabilmek ümidiyle , dünyaya set çeken örtünün altında evvela "estağfirullah" dilenip , tesbihe gitmeliydi el. Silkelemeli tüm tozları ve fark etmeliydi gayeyi ; " İlâhi ente maksûdi ve rıdâke matlûbi " bilinci ile.. Her halükârda; O 'nun (c.c.) zikrini yapmaya layık değilizdir tüm hata ve günahlarımıza rağmen . Ama.. zatına mahsus lütuf kapısına dayayıp ümidimizi, " olmalı , olacak gayret ve himmet ile " deyip her defasında yedeklemeli niyetlerimizi. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre; kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teala 'yı zikretmektir. Lakin zikrullahın ardından tespihi kılıfına sokup, özümüze zikre devam ettiremiyorsak sadakatimiz eksik demektir. Değil mi ki , kirli nazarlarda dolaşan gözle , zulümle ortak mesaisi olan el ve dil ile yapılan zikrin, gaflet vadisindeki sayıklamalardan öteye geçmesi muhaldir.. El ayasında birleştirmek değil , kalpte toplamaksa zikir , O 'nu (c.c.) anmayı taksim etmeli her hale.. Sabır şükür ve tefekkür eşliğinde.. Öğrenirken, öğretirken, hizmette, selamda, kelamda, aş ve iş telaşında her daim O'nunla (c.c.) olunabilirse işte bu farzların akabinde fazileti cem edip, kuşanabilmektir. Başka bir ifadeyle Muhammed Parisa Hazretlerinin; ' El kârda, gönül yârda ' şeklinde özetlediği manaya erişebilmektir. İşte vücuda yayılıp bütün duygu ve düşünceyi tesiri altına alan bu çeşit aşktır ki , kül eder kalpteki siyahı , nefsinde öldürüp ruhta diriltir insanı.. Öyleyse, harap kalplerimizi mamur edecek reçeteye sarılıp, evvela dile vurulan zikir, oradan kalbe ve sonra özümüze inip, etrafa saçılmalı ki , " Lebbeyk Yâr " .. diyebilmeli...
Semerkand-Aile
 |
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 10/7/2009 - sabret gönül.....
 FARUK GÜRBÜZ "Menzil almak ister isen Gönül sabreyle sabreyle Dostu bulmak ister isen Gönül sabreyle sabreyle
Sabredenler menzil alır Sabretmeyen yolda kalır Sabreden maksudu bulur Gönül sabreyle sabreyle..."
Ey gönül, hayat sürprizlerle doludur. Kimi zaman saadeti kaybetmenin hasretiyle kavrulurken, kimi zaman da ummadığın bir saadetin tebessümüyle sürur bulursun. Çektiğin ıstıraplar, elemler ve tarifsiz kederlere sabretmenin ateşiyle pişer, bir zaman sonra o ateşte lezzet bulursun. Bu yüzden ey gönül, ateşten korkma! Sabrın sineleri yakan o lâhutî ateşinde piş ki, lezzet bulasın. İşte ey gönül, çoğu belâ ve musibetlerin değişmez kaderimiz olması, Bütün çabalarımıza rağmen açlığın, fakirliğin, korku ve endişenin o muziç çemberi içinde sabra mahkum edilişimiz, Bu diyarda hep böyle mahzun kalışımız hep bundan: Güneş yakacak, meyveler sabırla olgunlaşacak... Tohum toprağın derinliklerinde sabra mahkûm; sen dünya denen şu çileler, elemler, ayrılıklar, hasretler yurdunda… Tohum, bir müddet toprağın karanlıklarında kalmaya tahammül edecek. Çürüyecek; çürürken, canını toprağa katarken sabredecek, sabrın acısına katlanacak, sonra filiz verecek, Hasretini çektiği gün ışığına kavuşacak, bir ağaç olacak, gökyüzünü kucaklayacak, Yapraklarıyla gözleri okşarken, gölgesinde canlar ferahlık bulacak, meyveleriyle ziyafetler sunacak. Sen de öylesin ey gönül! Sen de korkunun, endişelerin, elemlerin zindanında kalmaya tahammül et. Acılara katlanmanın, nice nimetlere hasret yaşamanın ateşinde pişecek, lezzet bulacaksın. Hayat bulmak, hayat vermek için... Bir velinin mübarek lisanında dile gelen o hikmet için: “Ateşten korkma! Piş ki lezzet bulasın...” Ey gönül, acılara sabret. Çünkü onlar seni kahretmek için değil; sınamak, terbiye etmek, kemâle erdirmek için gelirler; Hem de geçicidirler; derûnunda ebediyen kalmayacaklar. İmana ve ümide sarıl. Bil ki hiçbir gece ebedi değil; her karanlığın sonunda bir fecir saklı. Semerkans Dergisi haziran 2003..... Sabır bir büyülü derman ....Arkasında iman... Bilvanis.Net / yeditepe

|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 25/4/2009 -
"...Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin.Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez."(Yusuf Suresi, 87)
 Umudunu kaybeden her şeyini kaybeder Hayat yolumuz hep düzlükte devam etmemektedir. Bazen önümüze yokuşlar çıkar, bazen de inişler.. Mühim olan düzlükte şımarmamak, yokuş ve inişlerde de ümitsizliğe düşmemek Bunların hayat yolculuğunun imtihanları olduğunun farkında olmak. Rabbimiz Ankebut Suresi'nin ilk ayetlerinde şöyle ikazda bulunmaktadır: insanlar iman ettik demekle bırakılacaklar da imtihana çekilmeyecekler mi sanıyorlar? Çekileceğimiz bu imtihanları kazanmanın ilk şartı, sıkıntı ve zorluklar karşısında ümidini kaybetmemektir. Çünkü ümidinizi kaybederseniz her şeyinizi kaybedersiniz. Ama ümidinizi korursanız kaybettiklerinizi yine kazanabilirsiniz. Ümidin bu hayati özelliğinden dolayıdır ki, şeytanın yıkmaya yöneldiği ilk hedefi, imanlı insanın ümit kalesidir. Ümit kalesini yıktıran adamın sığınacağı başka bir kalesi yoktur. Ümidin basite alınamaz bu hayati özelliğini irşat alimleri şu çarpıcı olayla dikkatimize verirler: Bir adam yolda ağlayarak gidiyordu. Karşıdan gelen bir maneviyat büyüğü ağlayan adama sordu:Neden ağlıyorsun evlat,bir felakete mi uğradın yoksa? Sorma dedi ağlayan adam, mahvoldum, dükkânım yandı, bu yetmiyormuş gibi kasadaki paralarım da yandı; bütün servetim gitti, geriye sadece borç senetlerim kaldı. Maneviyat büyüğü ağlayan adamın başını şefkatle okşadı, sonra da dedi ki: Bunlar ağlanacak kayıplar değildir evlat. Ben de ümidini kaybettin de onun için ağlıyorsun sandım.!Şunu unutma ki, ümidini kaybeden adam her şeyini kaybeder. Ama ümidini kaybetmeyen adam yeniden teşebbüse geçer, kaybettiklerini zaman içinde yine kazanabilir. Sen ümidini kaybetme evlat ümidini!.. Evet, bütün mesele ümidini kaybetmemekte. Peygamberimiz de (sas) konuşmalarıyla ümitsizlik telkin eden adamı ikaz ederek şöyle uyarıda bulunmuştur: "Kim, 'Artık iyi insan kalmadı, herkes bozuldu..' diyerek ümitsizlik telkin ederse bilsin ki, bozulan o insanın kendisidir,herkes değil." Çünkü kıyamete kadar insanların içinde hem iyisi bulunacak hem de kötüsü. Burada mühim olan, bizim bunların neresinde yer aldığımız, hangi tarafın içinde bulunduğumuzdur. Biz iyilerin içinde bulunuyorsak kötülerin bize zararı olamaz, kötülerin içinde yer almışsak iyiler bizi kurtaramaz. Unutulmaması gereken gerçek bizim nerede yer aldığımız, kimlerin desteğinde bulunduğumuzdur. İşte bu gerçeği unutturmaya çalışan şeytan, hep bozulanları dikkate vererek ümitsizlik telkin etmeye yeltenir. Teşebbüs gücünü yok etmeye çalışır. Şeytanın bu tuzağına düşmemek için Bostanü'l Vaizin'de şu çarpıcı misal verilmektedir: Bağdat'ta büyük bir şevk içinde hizmetlerini sürdüren Cüneydi Bağdadi bir gece rüyasında gördüğü bir adamdan ümit kırıcı telkinler dinler. İyi bir insan görüntüsündeki adam diyor ki: Ey Cüneyd! Boşuna uğraşıyorsun sen. İnsanlar artık yolunu değiştirdi, seni dinleyecek kimse kalmadı Bağdat'ta. Koskoca şehirde sadece üç kişiden başka adam kalmadı. Onlar da şu anda Şiraz Mescidinde ibadetteler. Bu söylediklerime inanmazsan git, Şiraz Mescidinde ibadet eden üç kişiyi gözlerinle gör!. Heyecanla uyanan Cüneydi Bağdadi, abdest alıp doğruca Şiraz mescidine gider. Bakar ki, gerçekten de mescitte üç kişi kendinden geçmişçesine ibadetteler. İçinden bir ümitsizlik fırtınası kopar. Demek ki koskoca Bağdat'ta gerçekten de adam kalmamış bu üç kişiden başka diye ümitsizleşirken namazdakilerden biri hemen selam verip kulağına eğilerek şunları fısıldar:Dikkat et , der. Şeytan sana ümitsizlik telkin etmek istiyor. Bağdat Allah dostlarıyla doludur! Allah dilerse görünmezlerden kapılar açar, bilinmezlerden sebepler halk eder. Yeter ki sen ümidini yitirme, teşebbüs gücünü kaybetme, hizmetine aşkla, şevkle devam et. Vazifeni yap, vazifei ilahiye karışma. Gerisi Allah'ın (cc) takdirine kalmıştır. O takdirde yanlışlık, eksiklik olmaz.
 Ahmed Şahin
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 17/3/2009 - Bismillahirrahmanirrahim
 KAPIYI AÇAN ANAHTAR Dört duvar arasında karanlıkta kalmış bir insan, bulunduğu yerden aydınlığa çıkabilmek için eliyle bir kapıyı arar. Çünkü bilmektedir ki, her mahzenin bir kapısı vardır. Duvarda kapı olduğunu bilmek, elbette takdir edilecek bir durumdur. Ancak, güzelliklerle kucaklaşabilmek için bu kapının açılması gereklidir. Aydınlık arayan kişinin, kapıyı açacak bir anahtar olduğunu bilmesi ve bu anahtarı bulması ise, onu hedefine götürecek çok önemli bir aşamadır. Mahzende kalmış bu insan için, çevresindeki dünya malının nefsi okşayıcılığı ve çekiciliği nasıl bir anlam ifade etmektedir? Onlardan hoşlanması ve hayatını onlarla anlamlandırması, duvarların arasında ebediyen kalması demektir. Onların reddi ise, insana aydınlıklarla dolu yeni vadiler, yeni ufuklar açacaktır. Dünya malını bir araç olarak görebilmek ve sadece tabii ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadarından istifade edebilmek, kapının açılmasını sağlayacak anahtarlardan biridir. İbn Abbas r.a.'dan gelen bir rivayete göre, bir gün Hz. Peygamber s.a.v. ile Cibril Aleyhisselam Safa Tepesi'nde idiler. Peygamber Efendimiz Cibril'e: - “Muhammed'in evinde bu akşam bir avuç un veya kavut (buğday lapası) bile yok.” diye yakındı. Peygamber Efendimizin bu sözü o kadar çabuk işitildi ki, bunu söyler söylemez göklerde bir binanın yıkılışı gibi bir ses duyuldu. Peygamber Efendimiz duyduğu bu dehşetli sesten korkarak Cibril'e: - “Acaba kıyametin kopma emri mi verildi?” diye sordu. Cibril Aleyhisselam: - “Hayır kıyamet kopmadı. Ancak Cenab-ı Hak senin sözünü duyunca İsrafil'e sana inmesini buyurdu. Duyduğun ses İsrafil'in iniş sesidir.” dedi ve biraz sonra İsrafil a.s. Peygamber Efendimiz'in yanına inerek: - “Cenab-ı Hak senin sözünü işitince, beni bütün yer hazinelerinin anahtarları ile birlikte gönderdi ve Tihame dağlarını zümrüt, yakut, altın ve gümüşe çevirip, seninle beraber gezdirmeyi sana teklif etmemi emir buyurdu. Eğer kabul edersen yaparım, sen de düşün. İstersen hükümdar, istersen kul bir peygamber ol.” dedi. Tirmizî'deki rivayete göre, bunun üzerine, Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurdu: - “Rabbim bana: ‘Eğer istersen sana Mekke'nin Bahta denilen çölünü altına çevireyim' buyurdu. Ben: ‘Hayır, Yarabbi, ben bir gün tok, bir gün aç olmayı tercih ederim. Yahut üç gün tok olursam, üç gün de aç kalmak isterim. Aç olduğum zaman sana yakarırım ve seni hatırlarım. Tok olduğum zaman da sana şükrederim' dedim.” (Terğib, c. 5, s. 150, 175) Acz, hakikat sarayının kapısını açan bir anahtardır. Hakikat yoluna yönelenlerin bilmesi gerekli olan temel şey, belalara, sıkıntılara sabretmeden sır ve hikmetlerin kapısının açılmayacağıdır. Mevlâna Hazretleri'ne göre bu kapıyı açacak en önemli anahtar sabırdır: “Eğer tamamıyla zorluklara daldın ise, daralıp kaldın ise sabret; sabır genişliğin anahtarıdır.” (Mesnevî, c. 1, beyit: 2920) Sabır, insanın Yaratıcısına olan güvenini ve O'na olan teslimiyetini gösterir. Kalp, öteleri özleyen ve gözleyen insan için bir anahtardır. Kalbinin derinliklerine vakıf olabilen insan, sonsuzluk alemine bakan kapısını açabilir. Aydınlığın nurları bu insanın yüzüne yansır. Kalbini kontak anahtarı haline getirebilen kâmil insanda akıl ise marş motoru hükmündedir. Akıl ve kalbin birlikte istikrara kavuşması, ancak “inşirah” desteği ile mümkündür. Besmele-i şerif, Kur'an'ı açan bir anahtardır. Her başlangıç, her hareket ve her icraat O'nun adını anmak ile olur. Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Hak besmelenin Kur'an-ı Kerim'in 113 suresinin başında, denebilir ki bir anahtar olarak, bir surenin içinde de başlı başına bir ayet olarak bulunmasını murad buyurmuştur. Allah'tan başka yaratıcı olmaması, O'nun en büyük delilidir. “Lâ ilâhe illâ hu / O'ndan başka yaratıcı yoktur.” kelimesi, “Ayetü'l-kübra” yani en büyük ayettir. Bu söz, insanı Allah'a ve O'nun dostlarına götüren tevhid kapısının anahtarlarından biridir. Yüreğimizi aydınlıklara açabilmemiz için, herşeye bir tebessümle bakabilmeliyiz. Huzur dolu insanlardaki tebessüm, her kapının anahtarıdır. Tebessümle açılacak olan kapının ötesinde ne vardır diye sorulacak olursa, cevap “girmeden bilemezsin!” olacaktır. İmanın özünü kavramış bir müminin, Allah ve Rasulü'ne bağlı olmaktan gelen sağlam bir özgüvene sahip olması, onun geleceği için iyi bir anahtardır. Teslim ve tevekkül noktasından hareket eden, “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (Âl-i İmran, 139) ayetinin müjdesine inanan müminin “başarılı” olacağına dair özgüveni, kendisine hem bu dünyanın hem de sonsuzluğun nice kapılarını açacaktır. Hıristiyanların inancına göre, Zeytindağı'nda çarmıha gerilen Hz. İsa a.s., düşe kalka Kudüs yakınlarındaki Acı Yolu'ndan Kıyamet Kilisesi'ne gitmiştir. Hıristiyanlara göre İsa a.s. bu kilisede medfun bulunmakta ve kıyamet günü de buradan dirilecektir. Kilisenin anahtarı, hıristiyanların mezhep tartışmaları dolayısıyla müslüman bir ailede bulunmaktadır. Bu örnek olay bizlere göstermektedir ki, eğer müslümanlar inançlarını ve Allah'a olan güvenlerini tazeleyebilirlerse, önlerinde duran dev kapıların anahtarları birer birer kendilerine verilecektir. Manevi yükseliş istiyorsak, mısralarında, “Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır.” diyen Sezai Karakoç gibi, bütün anahtarların sahibi olan Cenab-ı Hakk'a münacaatta bulunmalıyız. Dualarımız ilâhi kapıları açan birer anahtar olmalıdır. Allah, mahlukatının, en küçük işlerinde dahi kendisine müracaat etmesinden, kendisini tek merci görmesinden, ‘her şeyin anahtarının O'nun yanında, her şeyin dizgininin O'nun elinde' olduğunu bilmesinden, kendisine has bir lezzet alır. “Duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” uyarısı müminlerin ruhuna hükmetmelidir. Kur'an'da geçen şu ayetler, kapıları açacak olan anahtarların sahibinin Allah olduğunu ve bu anahtarları hidayete ve sonrasında kemale ermesi için dilediğine vereceğini bildirmektedir: “Gayb'ın anahtarları, O'nun yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak -ki mutlaka onu bilir- yerin karanlıkları içinde gömülen tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap'ta olmasın.” (En'am, 59) “Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah'ın ayetlerini inkâr edenler, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.” (Zümer, 63) “Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı açar ve kısar. O, her şeyi bilendir.” (Şura, 12) Manevi kapıların altından yapılmış bir anahtarla açılabilmesi için, Allah'a olan aşk ve imanımızın O'nun Habibi'ne olan aşk ve bağlılığımızla bütünleşmesi lazımdır. Hz. Ebubekir r.a. bu yolda bizlere güzel bir örnektir. O'nun dostluğunu tam anlamıyla kazanmak, sırların paylaşıldığı mağara arkadaşlığını gerektirmektedir. O Gönüller Sevgilisi s.a.v., Ebubekir r.a. ve Ali r.a.'ın da aralarında bulunduğu bir gruba son kez bakarken, geride bırakacağı dostlarına bir kapı aralıyor ve bu kapının anahtarına işaret ediyordu: “Şu mescide açılan kapıları kapatınız. Sadece Ebubekir'in kapısı açık kalsın” buyuruyordu. İtiraz edenler olmasın diye de bu isteğinde ısrar ediyordu: “Hayır başkası olmaz, Ebubekir nerede? Söyleyin ona, cemaate namaz kıldırsın.” “Eğer Rabbimden başka, insanlardan bir dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebubekir'i dost edinirdim.” sözü ise, adeta Dost Kapısı'nı aralayan anahtar bir kelime olarak yüreklere yansıyordu. Selam olsun, kendilerine verilmiş anahtarla o kapıdan girenlere, mescidinde huzurla duranlara... Mekke'den Medine'ye ve tüm yeryüzüne; Biricik Dost'u bulanlara...
 AHMET ALEMDAR (Semerkand Dergisi)
Muhabbetle vesselam...
|
Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 3/3/2009 - 3 Kader Sorusu
 "Madem önceden biliyor ne yapacağımızı, o zaman ne yaparsak yapalım O'nun bildiğini yapıyoruz. Boş yere uğraşıp duruyoruz. Kaderin mahkûmuyuz." | Hemen kalk yerinden bir takvim yaprağına bak. Orada senin de önceden bildiğin şeyler yazılı. Güneşin, meselâ üç ay sonra, oturduğun şehirde hangi dakikada doğacağını ve batacağını yazmış olmalılar. Artık sen de önceden biliyorsun. Acaba güneş, sen öyle bildiğin için mi o dakikada doğuyor? Yoksa güneş o dakikada doğacağı için mi sen öyle biliyorsun? Gördüğün gibi, bilmek olmayı belirlemez, olmak bilmeyi belirler. Bir iş olmuşsa/olacaksa, öyle bilinir. Bir iş nasıl bilinirse, öyle olmaz. Öyle bilindi diye öyle olmaz. Öyle bilinecek diye öyle de olmaz. Allah'ın da önceden bilmesi, ne edeceğimizi belirliyor değil. Bizi böyle ettiğimiz için, O önceden öyle biliyor. Yoksa, O'nun da sonradan bilmesini mi arzu ederdin? Zamanı yoktan var eden, sence zamana mahkûm mu olsun? O da mı "az sonra"ları beklesin? *** "Hayır ve şerri Allah'tan biliyoruz. Üstelik, böyle iman etmemiz isteniyor. Şer Allah'tan ise ben var olan bir şerri tercih ettim diye, bir kötülüğü seçtim diye bana niye günah yazılıyor, niye hesap soruluyor?" Sanıyorum, en son girdiğin test sınavını unuttun. Sınav kâğıdında, her sorunun altında bir doğru cevap, dört yanlış cevap yazılıydı. Yani, elinde tuttuğun kitapçıkta "yanlış"lar "doğru"ların dört katı fazlaydı. Hiç sınav kitapçığını/kâğıdını hazırlayanlara, "Niye bu kadar yanlış yazdınız?"diye itiraz etmek aklına geldi mi? Onların "yanlış"ları yazmaları sence "yanlış" mıydı? Elbette ki hayır! Onların yanlışları yazmaları senin doğruyu seçme yeteneğini görmeleri içindi. Onların yanlış yazmaları yanlış değil, senin yanlışı seçmen yanlıştır. Bunun gibi, dünyada doğrular da var, yanlışlar da... Yanlış olanın önünde seçenek olarak durması yanlış değil. Senin onu seçenek olarak seçmen yanlış! Bu kuralı büyüklerimiz, "halk-ı şer, şer değil, kesb-i şer şerdir!" diye yazmışlar. Anlayacağın: Allah'ın kötülüğü var etmiş olması kötülük değil, senin kötülüğü seçmen kötülüktür. *** "Kader belirlenmiş, bize yapacak bir şey kalmamış.. Madem ki, Allah cennetlik mi cehennemlik mi olacağımızı baştan biliyor. Bizi niye yoruyor, en başından koysaydı ya cennetine ya da cehennemine?" Dünyada ne edeceğimizi biliyor Allah: Doğru. Önceden biliyor: Bu da doğru. Peki ya O'nun önceden bildikleri sonradan olmazsa, O neyi bilmiş olacak! Sonradan olacaklar olacak ki, önceden bilmesi doğru olsun... Farz edelim ki, "biliyorum nasılsa" diye hiçbirimizi dünyaya göndermeden cennete/cehenneme koyuverseydi. Dünya hiç olmasaydı. Hayat hiç kimse tarafından yaşanmasaydı. O zaman O'nun da bildiği şimdiki yaşadıklarımız değil, "biliyorum nasılsa" diye başından cennete/cehenneme koyulduğumuz olacaktı. Sonradan bilmek için bir şeylerin önceden olması gerektiği gibi, önceden bilmek içinde bir şeylerin sonradan olması gerekir. Şimdi olan bitenin hepsi O'nun önceden bildikleri ama bizim olduktan sonra bildiklerimizdir. "Ben kaderin mahkûmuyum" derken, acaba, O çok önceden öyle biliyordu diye O'nun bildiğine göre mi davranıyorsun? Bunu yapabilmen için, O'nun önceden bildiğini önceden bilmek gibi bir yeteneğin olmalı. Bir eylemi yaparken, önceden yazılmış bir şey okuyarak yapmadığına göre, senin eylemlerini kaderin değil, sen kaderinde ne yazıldığını/yazılacağını belirliyorsun. Ne yapıyorsan, o yazılıyor kaderine. Şimdi yaptığını sonradan öğreniyorsun. İşte kaderin de o sonradan bildiğine göre yazılıyor. Sonradan bildiğine göre önceden davranabiliyor olsaydın, örneğin bir sınavı hemencecik kazanabilirdin, diplomanı fakülteye girer girmez de alırdın! Çok kolay: "Kaderimde diploma alacağım yazılmış, öyleyse yan gelip yatsam da, diplomamı alacağım" deyip de yan gelip yattığında, sadece yan gelip yatmış olursun. Böylece kaderinin de "yan gelip yattığı için diplomayı alamadı" şeklinde yazıldığını çok sonra fark edersin!
 Senai Demirci |
|
Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|