2563
Selametle...2563



"Akıl akıl olsaydı adı gönül olurdu.."N.F.K

• 11/8/2009 - Güneşe Yazı Yazılmaz...

Kategori: Kissalar


Çayından bir yudum aldı. Karşı masadaki delikanlıya bakarak gülümsedi.
- Evlat, dedi, dert etme bu kadar, her şey olacağına varır.
Genç adam gazetesinin arkasından kafasını kaldırıp ihtiyara baktı.
- Doğru baba, dedi, her şey olacağına varıyor. Gazetesini okumaya devam edecekti ki, ihtiyarın sesini duydu tekrar:
- Güneşe yazı yazılmaz be yiğidim, bırak şu gazeteyi de gel hele.
Kalkıp ihtiyarın yanına doğru yürürken çay ocağına seslendi:
- Uğur abi, çaylar iki oldu!..
Çaylar geldi, ihtiyar adam iki şeker atıp karıştırmaya başladı. Bir yandan da ağır ağır anlatıyordu.
“Çook eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücükler eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu. Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı.
Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.
Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…
Padişah bir gün adeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.
Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:
- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?
- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.
Padişah güldü:
- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?
- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…
Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı Padişah’ı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli Prenses… Gözünün bebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lazımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.
Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.
- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!
Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.
Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan-revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.
Bu arada, her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu Güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…
Padişah, Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.
Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan-revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yine de. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.
Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup, sanki kendisini görmesini bekliyordu. Sonunda bulmuştu işte. Sevinçle havaya zıpladı, elini koynuna attı, mektubu çıkarıp salladı, suya attı kendini, güneşe gidiyordu.
Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani, nerede?
Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birisinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah
her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prenses’e hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.
Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişah’ın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!
Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı Padişah’ın.
O gece yine uyuyamadı Padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olmazdı tabii. Hem o kadar da benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı?
Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.
Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, Prenses ve sevgili kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören Padişah’in aklına bir plan geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:
- Ahmet!
Genç adam birden irkilerek dönüp Padişah’a baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz Padişah’ın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.
Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar saçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;
- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?
- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.
Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı.”
“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”
Muhabbetle Vesselam...
Satır arası Hikâyeler/ Serdar Tuncer

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 19/11/2008 - Unutmazsan Unutmazlar

Kategori: Kissalar
Unutmazsan Unutmazlar...

Bir genç delikanlı varmış, çok ağlıyormuş. Hocası sormuş niye bu kadar ağladığını...Hocam Allah beni cehenneme ya atarsa demiş genç.
-Evladım sen namazını kılıyorsun, dindarsın, neden bu kadar korkuyorsun?
-Hocam çok korkuyorum, Allah muhafaza ya beni cehenneme atarsa...
Bir türlü çocuk ikna olmuyormuş. 
Hocası diyor ki;
-"Bak evladım biz büyük bir zata bağlıyız, o büyük zat bizi bırakmaz, bize sahip çıkar".
Genç diyorki;
-Peki hocam ya unutursa, beni bırakırsa, sen işe yaramazsın derse, benim halim ne olur.
Hocası diyor ki;
-"UNUTMAZSAN, UNUTMAZLAR, BIRAKMAZSAN, BIRAKMAZLAR. İş sende biter, sen kendine bak, onlara bakma, sen dünyada sahip çıkarsan onlarda ahiretde sahip çıkar".
Dala sıkı sarılalım, bu iş gevşekliğe gelmez. Zira deniz dalgalı, gemi sallanıyor,  sağa sola bakınırken dalga gelip bizi köpek balığının ağzına atabilir. Şimdi sıkı durmanın, sıkı tutunmanın, geminin sallanmasına karşı tedbirli olmanın zamanıdır, dalga geçecek zaman değil, dalga çok büyüktür.Büyüklerin adetleri var, güzel huyları var, kesinlikle aldıklarını bırakmazlar; Sen bırakmazsan bırakmazlar. Onlar verdiklerini geri almazlar.Bir hayrın işlenmesine sebep olmak o hayrı işlemek gibidir.
Bir kişinin hidayetine sebep olmak, bir kişiye yardımcı olmak en kıymetli ibadettir. Bazı insanlara Allahü teala hususi kabiliyet vermiştir. Onları özel bir iş için yaratmıştır. Bunlar insanın ağzından girer burnundan çıkar, onun hidayetine sebep olur, büyükleri tanıtır... mübarek olsun.
      Mü’mine hizmet ibadettir, üzmek ise felakettir. Herkesin yaptığı işten, ne olduğu, kim olduğu ve tarafı belli olur. Karınca, İbrahim aleyhisselamın ateşini söndürmek için su taşırken yılan ise ateşin artması için üflüyordu. İkisi de hayvandır fakat ayrı yapıda...  ikisi de farklı,.. ikiside tarafını belli ediyor..
      Allahü teala kullarını seçiyor, ona göre iş veriyor. Kimisini hayırlı işlerde istihdam ediyor, kimisini kötü işlerde.. ne mutlu hayırlı işlerde istihdam edilenlere.....
                                                mumsema.com

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 12/2/2008 - "Ameller niyetlere göredir..." Her işin başı niyet...

Kategori: Kissalar

                              " Ameller niyetlere göredir..."
Yüzyıllar önce aşık bir çoban vardı. Nasıl ibadet edilir bilmiyordu ama bütün kalbiyle Allah'a(cc)yakın olmayı arzuluyordu. Koca bir dağın başında yapayalnızdı. Bir yol göstereni yoktu. Diline bir tekerleme dolanmıştı: "Çağırım dolan, disdon balan:çağırım dolan disdon balan". Böyle diye diye takla atıyordu. İbadet böyle yapılır sanıyordu. Bunları yaparken içinde okyanuslar çağlıyordu. Allah Teala'nın sıfatlarının bilmiyordu ama O'nu sonsuz seviyordu.
Çobanın bulunduğu dağa bigün Ulu bir alim'in yolu düştü. "Çağırım dolan, disdon balan" diye bağırıyordu yine bizim çoban. Alim, çobanı dizinin dibine oturttu. Anlayabileceği şekilde ona namazı anlattı.Defalarca anlatıp "Anladın mı çoban kardeş?" diye sordu. Saatler sonra "hı hı" dedi çoban."hı hı" demişti demesine ama aslında pek de anlayamamıştı söylediklerini.Alim vedalaşıp giderkençoban peşinden koştu; " Dur dur! unuttum" deyince alim geriye döndü, yine anlattı nasıl namaz kılınacağını ve tekrar vedalaşıp ayrıldı.
    Çoban, alimin söylediklerini yine unutmuştu.Alim anlatırken anlıyordu ama hemencecikte unutuveriyordu. O Ulu Alim hiç bıkmadı.Defalarca gidip geldi, defalarca anlattı.Artık son defa çobana namazı anlatmış ve yola koyulmuştu. Dağdan biraz uaklaşmıştı ki; önüne bir ırmak çıktı Alim erenlerden, keramet sahibi bir zattı.Suyun üzerinden yürüyerek gidiyordu.Tam karşıya geçecekti ki; çoban koşa koşa ırmağın ortasına kadar gelmişti . Onun da ayakları suya batmamıştı! Alim ürperdi."Gel gel geri dön" diye bağıran çobanın sesini duyan Alim, ona uzun uzun baktı. Sonra elini aşağı yukarı sallayarak " Anladığın gibi yap" dedi.
Allah'ın (cc) rahmeti tecelli edecekse ona hiçbirşey mani olamazdı.Alim, Rabb'ine şükretti, "Ameller niyetlere göredir" hadisinin manasını böylesine aşikar gösterdiği için...
                                           Elhamdulillah.

                                    Semerkand Aile Dergisi

                               


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
2563
Sultanım...! Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey'at ettik Rabbinden bize ne getirdi isen amenna Duyduk, itaat ettik Ya Rasulallah Sen hâlâ kırk yaşındasın Ve hâlâ ümmetinin başındasın...(S.A.V)








hulos
dernekli
sonsuzlukkervani
vird
benyako
nuralemi
salihax
omermuhtar
mevlana1
pitircik1984
tillsim
emin06
digilak
sohbetsevenler
alir
fatih96
destebasi
guldiyarindan
geceesintisi
fzehra
yadiyaran
rufeydem
dervis35
usta28
rahmetyagmuru
ummahindostlari




Image Hosted by ImageShack.us




2563





Sohbetsevenler
Fatih96
Emin06



RAHMET YAĞMURU
igrayla




Image Hosted by ImageShack.us



Image Hosted by ImageShack.us



Check Web Rank



Sultanlar Diyarı
İslami ve Temiz İçerikli Siteler Listesi
Toplist , Topsites , Siteler , islami siteler , Topislamic , islamic , islamic sites , islami topliste , Topsite , Topsites , islam , islami
Visitor Map

Sitenizesayac.com



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:1
Son Sayfa |