Selamun Aleyküm Güzel kardeşlerim ,hissedilen,yaşanan ve daim yaşanmak istenen muhabbet ve Gül Köyümde bir günü anlatmaya çalışan yazımızda en altta yazan "Nasipse Seneye" sözüne bakmayın siz, o lafın gelişi en kötü ihtimalle...Nasipse haftaya,bir dahaki aya Ramazana ,nasipse en kısa zamana... Muhabbetle Vesselam 2563 Menzil de Zaman Bir Başka Geçer.
Öğlenin sıcağı sabahın serinliğini almaya başladığında girersiniz menzil kavşağından. Köyün girişinde bir biriyle yükseklikte yarışan iki minare selamlar sizi Üçüncü minare tevazuyu temsil eder sonradan selam verir Sultan'ına gelen sofilere. Arabadan indiğinizde sizin günahlarınıza kefaret gelecek sıcağını gönderir yüzünüze güneş. Eğer içinizde yanıyorsa o güneş kadar, işte o zaman güneş size tesir edemez. Zamanın mekanın sıcağın ehemmiyeti kalkar. Öğleyi beklersiniz. Öğlen geldiğinde bir sevinç kuşağı kalbinize sarılır. Heycanı tadarsınız sıcağın altında. Sultanı beklersiniz tüm heybetiyle. Sultan size sanki Asr-ı Saadeti hatırlatır. Bazen Sultan Menzil'de yoksa halifesi gelir namazı kıldırmaya. Gönül Sultan'ını beklerken halifesini gören kalp tekrar şahlanır. Halifede Sultan'ını görür sanki kalp. Gönülden namaz kıldırışı insanı cezbeder. Ötelere dilbeste olur gönül. Yelken açar bilinmezliğe. Geçmişini düşünür ne olacağını, neler yaptığını. Kayda değer bir şeyde bulamaz geçmişte. Yazık bana der nasıl da dalıyoruz dünyaya. Öğlen namazı bitince yeni bir heycan belirir kalbinde insanın. Markat yoluna çıkar kişi. Sultanların yanına, büyüklerin yanına, Evlad-ı Rasula ve Sadat-ı Kirama. İkindiye kadar dükkanlarda geçer hayat. Kimisi mübarek mescitte yatmaya gider. İkindi olduğunda sevda yüreğine düşer sofinin. Seydasına kavuşacağını haber alır bir kısmı. Bir kısmıda halifeyi bekler yine namazda. Yol açıldığında yine ümitvari gözlerle bakar kapıya. Gözler hasret kaldığı sultanı görmeyi özler. Kapıda ilk önce halifeler gözükür. Ağızlar kalplere dayalı cezbeye hazırdır artık. Ne zaman görünürse Sultan sanki patlayacak bir bombayı andırır halleri. Sofiler sağa ve sola yığıldığında kızıldenizi anımsatır. Sanki Musa /a.s/ asayı vurduda deniz yarıldı Sultan da bu yoldan Musa /a.s/ timsali heybetle geçer halifelerden sonra. Sultanın selam vermesiyle pimi çekilir sanki sofilerin. Hepsi olan gücüyle alır selamı. Sultan geçtikten sonra arkadan firavunlar gelmesin dermişcesine kapanır bir birine insanlar. Açılmaz bir kilit olurlar sanki. İkindi bittiğinde herkesin gözü ön saftadır. Davet var Hatme-i Hacegana. Hatme yapılır koca camide. Hatme bitince Sultan'a koltuk hazırlar birisi. Sultan elini verir sofilerine herkes eline kilitlenir Sultanın. Elini görür birtek gözler. Eline sarılanlar hem öpüp hem koklamaya hemde yumuşaklığını hissetmeye çalışırlar. Sultan kaşını bile çatmaz kimseye. Sultanın halinden anlayan vekiller ikaz gönderir kendini kaybeden sofilere. Sonra Gavs'ın elinden nasibini alanlar camiden çıkarlar. Gavs yolculara tevbe vermektedir. Yorulma bilmez ellerini ipe dolar. Sanki her söylediği tevbede bize bir nasihat verir. Söz alır sofilerden bir daha yapmayacaklarına dair yaptıkları hataları. Akşam olduğunda artık dışarıda saf tutar cemaat. Öncelikle Sultan'ın geçeceği yere oturur sofiler. Akşam ezanı bittiğinde herkes yavaş yavaş toplanır. Ve ayağa kalkar cemaat. Kapıdan Sultan'ın gelmesini beklerler. Sultan gelirken sofiler yine kendinden geçer. Bir heybet görürler tam ihtişamıyla. Serin havada kılınan namazda insanların duyguları değişir. Sanki dünyayı Menzil Köyü gibi görmeye başlar insanlar. Akşam bittiğinde tevbe verilmeye başlanır. Yatsıya kadar devam eder tevbe. Tevbe alan vekilin yanına koşar. Henüz vekilden talimatı alınca yatsı okunur. İçten okunan ezan insanı ruh alemine taşır. Yatsıda bitince sultan evine doğru yol alır. Herkes ayağa kalkar ve O'nu uğurlar. Sofiler artık talimatı uygulamak için biraz zamanın geçmesini beklerler. Ve banyo sırasına girer sofiler. Banyoda suyun altına girenler bilirler. Yukarıdan akan suyla vücutları serinler. Banyodan çıkınca konuşma orucuna başlanır. Etrafta hep işaretle anlaşan kişiler boy gösterir. Sabah olunca herkes kalkar. Hemen,herkes avluya yönelir. Kimisi uykunun tesirindedir. Kimiside kalkıp teheccüt kılmaya başlamıştır bile. Sultan kapıda görününce herkes ayağa kalkar. Uyuklayanların uykusu gider. Pür dikkat Sultan'a bakarlar O'nun Rahmet pınarı kaynaklı gözlerini yudumlar, nazarlarını gözleriyle Ab-ı Hayat gibi içerler. Seyda geldiğinde selam verir. Tevbeli olanlar selamı almak isterler fakat bir engel vardır boğazlarında. Onlarda içlerinde depremler yaparcasına alırlar selamı. Ve sabah namazıda kılınır. Sabah namazından sonra kimisi tesbihini çeker kimiside gecenin yorgunluğunu atmak için avluya yatar. Sabah olduğunda artık ayrılma vakti gelmiştir. Hiç kimse ayrılmak istemesede uğurlar onları üç tane arşa yükselen minare. Ve kendi kendine söz verir her ayrılan menzilden "nasipse seneye..."
"Aşk dokunmak değil, muhabbeti kalpte dokumaktır Sultanim... Aşk yazılmadan okumak, aşk söylenmeden işitmektir Sultanim... Sizden muhabbetinizi istemek haddim değildir lâkin, gönül ferman dinlemiyor Sultanim..."Menzil Sevdalısı
Ey Gül..! Ey Resulullah bahçesinin Gavs gülü! Seni kim bir sabah ezanında Yıllar yılı yatağında bulabildi ki? Bir tas su dökülmüş gibi O cehennemleri söndürecek Nurlu gözyaşlarının döküldüğü sırdaş yastıktan başka… Uzun secdelerin, boyun büküşün, el açışın, Bu kadar gülenin haline ağlamakla af isteyişin. Tarumar dünyanın gülistana çevrilişi gizliydi senin gece yarılarında… Hani hane-i saadetten çıkıp Ağır ağır yürürsün ya, Hasretle yol gözleyen aşıklar meydanına… Saadet sokağından tövbe mescidine doğru yürürsün ya, Bir elinde asa bir elinde gül, Denizlerin çalkalandığı nur ummana doğru. Sanki önünde yürüyenin ayak izlerini takip edercesine. Binlerce sevdalının beklediği mescide. Hani o girişin var ya… Uzatırsın ya asayı nasiplisine Yarılır ya saflar birden bire, meleşir ya kuzuların O mübarek selamı bir verdiğinde sallanır dağlar bir bir. Birden bire gül kokusu sarar tövbe mescidini Çöle yağan yağmur misali… Yürürsün mihraba doğru, Sağa sola sadakalar dağıtırsın o nurlu nazarından ey gönül Sultanı.. Dönersin sevdiğin cihetine Ay Parçam.. Gel Ay Parçam! Yandı yüreğim gel! Gözyaşlarımla ıslatsam yollarını, Güller sersem yollarına nazlı Sultanım, gel özledim seni. Gel ki gözlerim murad alsın, Gel ki bağrımın derdine bir çare ol. Gel! Susuz çöllere döndüm, yandım aşkın ile gel! Biçareler, ümit kapısı demiş sana gelmiş gel. Benim ümidim, Ömrümce kapısında dilendiğim, bir tek nazar kıl! Ey ceddinin övündüğü yüce sultan gel... Cuma’dır bugün, bayramdır. Bu gün sevindir evlatlarını gel. Aman Allah! Güneş yüzünden mi doğar cihana? Beyaz sarık başında, yoksa gelen sen misin ey Can? Bu hutbede sevda var, Bu namazda bir hal var, Kulluk böyle olsa gerek ya Rab! Sanki kalabalığın arasında yapayalnız gibisin. Omuzların ne geniş, dağlar mı var üzerinde? Derdin bitmez mi senin hiç, sen sana gelen için hep gözyaşı mı dökersin? Ey ağlayanları güldüren, karakışları yok eden bahar yüzlüm! Açları doyuran cömert ağam! Ey biçarelerin elinden tutan kılavuz! Ey yol bilmezlere rehberlik eden! Ey Sadatların gözbebeği! Işığa koşuşan pervaneler misali yine ziyarete koşuşurlar birden, Sen dinleye dinleye yürürsün, hücreye doğru. Kısa da olsa ikindi vaktine kadar hasretin başlar. O mescit çıkışında Ay Parçam, yönelirsin Merkad’a doğru, Yol bilmezlerin tutup elini Dost’a doğru. Senin ardından üç adım da olsa Allah için atanlara ne mutlu! Bahçedeki kuşlar cıvıldaşıp haber verdi Merkad’a senin geldiğini, Pembeleşip de girdin Sultanlar huzuruna can Sultanım.. O girişte ki kurumaya yüz tutmuş ağaca nasıl da durup bir baktın! Ne dedin gül kokulum, ne istedin gül yüzlüm? Seninle onlar övünüyor, şahidim. Ustası büyük olanın çırağı küçük mü olurmuş? Sen ustalarınla övündün, alem sneinle övünüyor ey Hak Dostu! O mübarek Kur’an’ı okuyup hediye ettin ya.. Arkanda saf tutanlar senin ettiğin duaya amin dedi sadece. Şöyle bir baktım yürüyüşüne, Elindeki asayı yere değdirişine.. Bembeyaz nurlu sarık nasıl da yakışmış ey aşk deryası! Nazar pınarlarından damla kapanlara ne mutlu!Sevdiklerin hatırına mahşerde de peşin sıra yürüt bizi sevdiklerine doğru. Bırakma bizi n’olur! Ne mutlu yolundan gelene, candan sevene, pişmanım diyene! Ne mutlu çorbandan yiyene, seni görene! Sana gönül verene ne mutlu! ** Söz: İlham Erol Müzik: Taner Yüncüoğlu Okuyan: Dursunali Erzincanlı Albüm: Gönül Sultanları, Hacegan Gül Köyün yolcu otobüsünde bizede yer ayırdığı ,böyle bir yolu bildirdiği için ve kısaca herhalükarda Eyvallah demeye vesile dostuna evlad olmayı nasip ettiği için Rabbimize ne kadar şükretsek azdır...Allah(cc) , dostlarının kıymetini zaman varken bilmeyi onları incitmekten aciz varlığımızla onlarla boy ölçüşmekten muhafaza etsin bizleri...Dua ve muhabbetlerimle Cumanın hayrı ve bereketi üzerimize olsun Allaha emanet inş...2563
“Kendinden (bütün nefsî arzularından) kurtulup da bir zindenin (mürşid-i kâmilin) gönlüne ülfet peydâ eden kimselere ne mutlu!” Mevlânâ Tasavvuf ve tarikat “ruhanî bir talimdir”. Aynı manaya gelen bu iki kelime, insanın manevî dünyasını yoğurur. Beden, yani madde belli, herkes tarafından biliniyor. Maneviyat ise o kadar belli değil. Ruh, bizim maneviyatımızdır. Fakat onun hakkında yeterli bilgimiz yoktur. Tarikatın özü, zikirden zevk almaktır. Tarikata giren insana denebilir ki, “Salavat çek, tövbe istiğfar ve zikirle meşgul ol.” Aynı şeyi, yani aynı zikri iki kişi yapar; birine yaptığı zikirden bıkkınlık gelir, diğeri şevk ve heyecan içinde zikre devam eder. Zikri herkes çekebilir amma, zevk alma meselesi başkadır. Adamın işi yorucudur. Eve geldiğinde yorgundur. Açtır. Uykusuzdur. Yatsı namazından sonra abdestini alır, kıbleye döner, namazda oturur gibi oturur. ‘Allah’ demeye başlar. Yorgunluğunu, açlığını, uykusuzluğunu unutur. Zikirle meşgul olur. Bu hali yakalamaya çalışmak, tarikattır. Tarikat, yol demektir. Manevî yol... Kalp ayağıyla tekâmül etmek, kalbin ayağıyla yürümek... Tarikatın ruhu zevktir. O zevk, insanı yakalar, zikir dünyasının içine çeker. Adam çalışırken, gezerken, uyurken o zikir âleminin içindedir. Bir nevî rüya âlemindedir. Tarikat hakkında yazılmış çok kitaplar vardır. Bu kitaplar konunun teknik yönünü anlatır. Bu kitapları okuyarak, tarikat hakkında bilgi ediniriz. Fakat bal kavanozunu yalayarak, içindeki balın tadını anlamaya çalışmak nasıl mümkün değilse, böyle kitapları okuyarak da tarikatın tadını almak mümkün değildir. Tarikat öğretilmez, öğrenilir. Tarikat bilgi değildir, ruh halidir. Onu, yaşayan bilir... “Allah” kelimesi kadar tekrarlanan başka bir kelime yok. Allah dedikçe insanın daha çok ‘Allah’ diyesi geliyor... Bu isimde öyle bir sır var ki, anlatılamaz... Bu ismin kerametleri, mucizeleri anlatılamaz... Bir noktayı belirtmekte zaruret var; haramlar zikre mani olur... Herhangi bir haramı işleyen ve işlemeye devam eden, zikirden zevk alamaz. Nasıl ki göz, insanın dünyaya açılan penceresidir, nasıl ki ağzımız gıdaların kapısıdır; gözünü kapayan dünyayı göremez, ağzını kapayan gıda alamaz... Haramlar da maneviyat kapılarını kapar, o şahıs zikirden zevk alamaz. Zikir, manevi nimettir. Manevi gıdadır. Helal kapılardan girer, harama yaklaşmaz. Zikirden zevk almanın diğer bir yolu da, tıka basa yemek yememek, mümkün olduğunca açken zikir yapmaktır. Beden kuvvet kazandıkça ruh zayıflar, ruh kuvvet kazandıkça beden incelir... Bu yazıları yazarken, tarikattan uzak kalmanın acısını çekiyorum. Hiç kimseye yardımcı olamayacağımı bilmenin azabı içinde daha fazlasını yazmaktan, başka sözler söylemekten vazgeçiyorum... Hekimoğlu İsmail
Bir evin, bir sofranın, bir duanın kardeşiydi onlar. Bir köyün, köylerin en güzelinin insanıydı hepsi. Kimi Aydınlı, kimi Sinoplu, Adanalı, Diyarbakırlı, Samsunluydu. Ama bir araya gelip koyunca yüreklerini ortaya, hepsi aynı köyün evladı oluyordu. Sabahtan yola çıksalar akşam vakti aynı köye varırdı yürekleri. Ve sıkıldıklarına aynı köye ulaşırdı istekleri. Ama en önemlisi bir duaydı paylaştıkları. Hepsi açınca ellerini “Ya Rabbi” diyordu “okulumuzu bitirip ülkemize en güzel şekilde hizmet etmeyi bize nasip et…”
O gün bir telaş vardı bu gençlerin evinde. Misafirleri gelecekti akşam. Ama hiçbirinin parası yoktu. Evde de yemeklik malzeme kalmamıştı aksilik bu ya. Birbirlerine hissettirmemeye çalıştıkları, ama hepsinin aynı anda yaşadığı bir sızı çöreklenmişti yüreklerine. Aynı sızıydı ya paylaştıkları, aynı dua için açıldı elleri. Güldü içlerinden biri arkadaşlarını rahatlatmak için “Haydi” dedi “yapmayın. Hangi köyün evladısınız siz? Hemen ararım babamızı. O halleder sıkıntımızı. Ne zaman sıkıntıda kaldık ki şimdi kalalım. Kodu kim önce çevirirse o konuşsun babayla.” Biri sordu şaşkın ve umutsuzca: “Ne ki kod?” “Yirmi beş” dedi diğeri gülerek “Yirmi beş!”
O gün akşamüzeri erzak geldi evlerine. “Biri” dedi kapıdaki adam “öğrenciye hayır yapayım demiş. Fitresi varmış yirmi beş lira. Ben de erzak aldım. Aslında bizim apartmanımızda da öğrenci var, ama hanım burayı tarif etti. ‘Karşı apartmana, yirmi beş numaraya götür götür’ dedi.”
“Afiyet olsun kızım” diyerek bıraktı adam elindeki poşetleri. Paketleri alan şaşkın ve mütebessim kız, arkadaşlarının yanına geldi. “Tamam” dedi gülerek. “Hatları meşgul emeyin. Yirmi beş yoğundur şimdi. Bizim ihtiyacımız görüldü. Daha çok ihtiyacı olan bağlansın…”
Rümeysa Oğuz, Semerkand Aile, Nisan 2007
Muhabbetle dostlar... Selamınızı ,kelamınızı Allah için yaptığınız hayır,hizmet ve huzurla geçireceğiniz bir hafta sonu diliyorum...Allah'ın selamı üzerinize olsun...2563
Sultanım...!
Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili
Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili
Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey'at ettik
Rabbinden bize ne getirdi isen amenna
Duyduk, itaat ettik
Ya Rasulallah
Sen hâlâ kırk yaşındasın
Ve hâlâ ümmetinin başındasın...(S.A.V)